Profilo di nnnndia6lo risinGFotoBlogElenchiAltro Strumenti Guida

Blog


03 settembre

HER sey YETERLİ olsun

AYDINLIK BİR BAKIŞ AÇISINA SAHİP OLMANA YETECEK KADAR GÜNEŞ DİLİYORUM.

GÜNEŞİ DAHA ÇOK SEVMENE YETECEK KADAR YAĞMUR DİLİYORUM.

RUHUNU CANLI TUTMAYA YETECEK KADAR MUTLULUK DİLİYORUM.

YAŞAMDAKİ EN KÜÇÜK ZEVKLERİN DAHA BÜYÜKMÜŞ GİBİ ALGILANMASINA YETECEK KADAR ACI DİLİYORUM.

İSTEKLERİNİ TATMİN ETMEYE YETECEK KADAR KAZANÇ DİLİYORUM.

SAHİP OLDUĞUN HER ŞEYİ TAKDİR ETEMENE YETECEK KADAR KAYIP DİLİYORUM.

SON “ELVEDA’ YI ATLATMANA YETECEK KADAR “MERHABA’ DİLİYORUM.

09 giugno

Seni Seviyorum

   Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermişlerdi. Canını feda edecek birini arıyorlardı. Geç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.

            Yine yalnızdı odasında; gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu. Gözlerini kapadı; bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı. Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına; fakir ama onu seven sevgilisi. Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu.

            “Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var!” demişti delikanlı. Genç kız ise zaten başka bir şey istemiyordu. Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki! Ama olmamıştı…

            İşte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı. İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi. Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde sevdiği yanında olsa yeterdi.

            Ayrılıklarından bu yana, bitmeyen, çile dolu beş yıl geçmişti. Her günü zehir, her günü hüsran.. ama geç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimse ile paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündüğünde işte o an. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı. Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine baktı; bir zamanlar ellerinin, onun ellerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi. En çokta saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup veda etmezdi yaşama. Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki! Tekrar o geldi aklına. “Keşke, keşke yanımda olsa!” dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi o zaman.

            Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu. Ufak da olsa ondan bir hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu. Oysa sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi. Kendi, sevgi dolu kalbini kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile; ama acaba o paylaşmış mıydı. Onun sevgisini  silmiş atmış mıydı acaba kalbinden? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza. Ölmek istedi…

            Artık yaşamak istemiyordu bu dünyada. Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine an içmişti. Tekrar gözlerin açtı. Kimbilir beklide sevdiği onu çoktan unutmuştu. Bu düşünceler içinde derinliğe daldı. Birden babası girdi odaya; kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı. Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı.

            O gece biri gözlerini dünyaya kapadı; genç kız ameliyata alında. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. Bir hafta sonra tekrardan gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farlı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti. Aradan aylar geçmiş, genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu. Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu. Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmış ama ameliyat kolay geçmediğini, bir süre sonra düzeleceğini söylemişti doktor.

            Aylar geçmişti ama hala aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu. En çokta kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrıydı.

            Kırmızı gül de genç kızlı beraber gülüyor,  onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görünüyordu genç kız. Gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle.

            Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kaldı deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canın bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta. Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça. Kağıdı açtı ve elleri titreyerek okumaya başladı:

            Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, ne de kimseye bakabildim. Her günüm diğerinden daha zor geçti; Çünkü her gün seni özlemin daha da artıyordu. Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her bir diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım. Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım. Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım. Bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim. Bu fırsatı değerlendirdim. Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye. Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık. Senden çok uzaklardayım belki ama yine de seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hemde her gece. Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğini sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin altıncı senesi. Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarın da sen gel olur mu sevgilim. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim kalbime iyi bak olur mu? Çünkü gözyaşlarımla, adını yazdım ona. Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbimin içinde. Unutma, kırmızı gülü de unutma olur mu?...

            SENİ SEVİYORUM…. Yanıma gelinceye kadar da seveceğim…

                                                                                                          SEVGİLİN……

 


13 gennaio

bırakıp giden3


Burnu bir karış havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde.
Hele hele benim aşkımı yerden yere vurup, nasıl kırmıştı kalbimi zalim.
Dudaklarından dökülen acı sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadım.
Ne tebessümdü o, zehirden beter.
Her olayda içim paramparça, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu.
Yorgun düşerdim onsuz geçen, onunla dolu, koyu siyah gecelerden.
Pişmanlıktan kendime lanetler eder,
Sevgimi söylediğim günü düşündükçe,
Kaleme sarılıp yazardım ona nefretin aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı.
Derdim ki; alın yazımdı, onbeşimin çocuksu aşkıydı.
Nasıl da gülerdi canı istedi mi...
En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir,
Ardından bir uçurumun kenarına yapayalnız bırakır giderdi.
Ben çaresiz, ben yorgun, ben bıkkın bu sevdadan.
Ah bilirdi o insafsız, diri diri yanardım o böyle yaptıkça...
Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda; onda ne bulduğumu bugün bile bilemem.
Ama o günlerde hayatımın amacı, varolma gibi gelirdi bana.
Çocukluk mu, yoksa gençliğimin safça tutkusu muydu bu kölesiye bağlanış,
İçten içe kopan fırtınalar, bu delice yakarış?
Kimbilir, belki de sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi...
Ondan hiçbir şey istememiştim.
Sadece sevgi...
Evet, şimdi yıllar sonra ben, onu düşünüyorum ilk defa kucağımda resimler, hatıralarla.
Hava yine soğuk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine sevgi, derin yüreğimde.
Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım, ağladım saatlerce.
Bu onun "ölüm yıldönümü"dür.
17'sinde toprakla kucaklaşan, o zalimin hikayesidir anlatılan.
Bir melodidir kırık, umutsuz...
Doldururken sensizlik o an odayı gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı.
Bir feryat yankılanmıştı acı dolu tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda.
Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu.
Benim kadar çaresizdi her köşe.
Kendi kendime konuşarak yaklaştım sırasına;
"Sen ölemezsin; canımsın, sevgimsin, emelimsin...
Dileğince nefret et, alay et duygularımla ..
Kızmam sana ...
Ama ne olur bir yalan olsun, acı bir şaka.
Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun.
Herşeyini özledim...
Allahım son defa göreyim yeter bana"
Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü...
ta ki, ölümün o sinsi kokusunu içimde duyana kadar.
Hıçkıra hıçkıra ağladım, sıraya kazıdığın ismini öptüm.
Sonra, ona ait birşeyler bulmak için aradım her köşeyi...
Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa, rengi solmuş.
Yazı, onun yazısı.
Bir mektuptu, özenilerek yazılmış, belki de çok emek verilmiş her satırına...
Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi.
Korkakça, kaybolmasından korkarak,
Acıyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle...
Hele hele o ilk satırı...
Öyle ki, bugün bile unutamam, okudukça ağlarım.
"İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş bir tanem, AFFET BENİ !!!..."
31 dicembre

affet beni

Adam kıza bir partide rastlamıştı. Muhteşem biriydi; o gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyunca dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hâli kızın da huzurunu kaçırdı. “Ben artık gideyim.” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı:

“Bana biraz tuz getirir misiniz lütfen?” dedi,

“Kahveme koymak için..”

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı..

Kahveye tuz!..

 “Sevgilim, bir tanem, Lütfen beni affet!

 

Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken tuz çıktı ağzımdan.. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok.. İşte gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğuydu ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim; ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..”

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında bir gün biri, kadına:

 

“Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu.

Gözleri nemlendi kadının..  “Çok tatlı!..”

bahsis

On yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu. Çocuk sordu: ”Çikolatalı pasta kaç para?” ”50 cent…” Çocuk cebinden çıkardığı bozuklukları saydı. Bir daha sordu: “ Peki dondurma ne kadar?” “ 35 cent” dedi garson kız sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kader vakit geçirebilirdi ki… Çocuk parasını bir daha saydı ve “Bir dondurma alabilir miyim lütfen?” dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu…

yardım

Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alabama otoyolunun kenarında duran zenci bir kadın gördüm.Bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkat çekmeye çalışıyordu. Geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şaylarden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresmi istedi. Verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda:"Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının başucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeden yardım eden herkesi kutsasın!...En iyi dileklerimle. 
Bayan Nat King Cole

 

ciftci

Bir çiftlik sahibi, çiftliğinin en uç yöresindeki küçük göleti denetlemeye gitmişti. Gölete gelirken kahkahalar, şakalaşma sesleri, su şırıltıları duydu. İyice yaklaşınca gölette çırılçıplak yüzen onlarca genç kızla karşılaştı. Çırılçıplak girdikleri gölette kendilerini bir erkeğin seyrettiğini gören kızlar, bir anda kendilerini çenelerine kadar suya soktular ve"Gidin buradan" diye bağırmaya başladılar. Bir şeyler anlatmaya çalışan adamı dinlemeyen kızlar "Siz gitmeden bu gölden çıkmayacağız...Hemen gidin buradan" diyerek adamı oradan uzaklaştırmak istediler. Sonunda sesini duyurabileceğini anlayınca çiftçi, söylemek istediklerini bir solukta söyleyebildi. "Sizi gölde yüzerken oynaşırken görmeye, çırılçıplak dışarı çıkarken izlemeye gelmedim buraya, genç bayanlar." dedi. "Ben buraya göldeki timsahı beslemek için gelmiştim."

 

yuksek yuksek tepeler

Bu öykü Malkara köylülerinden alınmış olup, belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir.Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre; çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır.Onaltıya yeni bastığında, Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşrı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür.Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir.Zeynep'i Ali'ye verirler.Kısa bir zaman sonra düğünleri olur.Ali, Zeynep'i alıp, uzak olan köyüne götürür.Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece uzaklıktadır.Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep; anasını, babasını ve kardeşlerini tam 7 yıl görmez.Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp, için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış. Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez.Kaldı ki, eski sevgisi de pek kalmadığından; onu fazlaca hor görmeye, eziyet etmeye başlar.Sonunda bu özlem ve kocasının ilgisizliği sonucunda Zeynep hastalanıp yatağa düşer.Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de annesinin yanına çağırılmasını haber verirler.Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da, anne-babasına haber vermeye gider.Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra, bir akşamüstü Zeynep'in anne ve babası köye gelirler.Zeynep'i yatakata bulurlar.Perişan bir halde, Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır.Aynı türküyü anne ve babasına da söylemeye başlar.Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp, gözyaşı dökerler.Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.Zeynep hasretini giderir ama artık çok geç kalınmıştır.Bir daha onarılmaz, sonu ölümle biter.Herkes Zeynep için gözyaşı döker.İşte o gün bu gündür bu türkü, ayrılığın türküsü olarak söylenir durur. Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler Annesinin bir tanesini hor görmesinler Uçan da kuşlara malum olsun, ben annemi özledim. Hem annemi hem babamı, ben köyümü özledim Babamın bir atı olsa, binse de gelse Annemin yelkeni olsa, uçsa da gelse Kardeşlerim yollarımı bilse de gelse Uçan da kuşlara malum olsun, ben annemi özledim Hem annemi hem babamı, ben köyümü özledim

nasihat

 

Çok eski zamanlardan birinde kötü bir adet varmış.Yaşlılar artık iş yapamaz hale geldiklerinde ormana götürülür, orada yırtıcı hayvanlara bırakılırmış.Böylece, az olan yiyeceklerin çalışan gençlere yetmesi sağlanırmış.İhtiyarları belli bir yaştan sonra evde tutmak yasak olduğundan, kimse yaşlı anne-babasını evde gizleyemez, 'komşusu görüp ihbar edecek' diye korkarmış.İşte bir gün yaşlılardan birini, oğlu ormana götürüp bırakmak istemiş.Kış mevsimiymiş.İhtiyar, oğul ve küçük torun beraberce ormana gitmişler.

 İhtiyarı bırakmış dönüyorlarmış ki, küçük torun oyuncak kızağını dedesinin yanında unuttuğunu fark etmiş.Babasına dönüp almalarını söylemiş.Babası umursamayınca da:

  "Kızağımı almalıyım, yoksa yaşlandığında seni neyle ormana götürüp bırakacağım" demiş.Oğul o an anlamış ki, ihtiyar babasının kadrei gibi, yaşlandığında kendi kaderi de aynı olacak.Dönüp babasının ellerini çözerek eve geri getirmiş.Samanlıkta saklayıp hergün ona gizlice yemek vermeye başlamış.Bir süre sonra köyde hayvanlar arasında bir hastalık yayılmış.Hayvanlar birbiri ardına ölüyormuş.İhtiyar oğluna: "Hastaları iyilerden ayırın.Onlara şu, şu otlardan içaç hazırla.Sağlıklı toylara da şöyle yap." Oğlan, ihtiyar babasının dediklerini yapmış.Gerçekten de onun hayvanları arasında ölüm azalmış, çoğu kurtulmuş.

  Bayram geldiğinde her sene olduğu gibi, o sene de köy halkı kurbanlar kesmeye başlamış.İhtiyar oğluna şu öğüdü vermiş: "Köyde hayvan çok azaldı.Seninde fazla hayvanın yok.Bu sene kurban kesme."

  Gerçekten de bir iki ay içinde bütün köy tarlalarda çalıştırılacak hayvan sıkıntısı çekmeye başlamış.İhtiyarın öğüdünü dinleyen gencin hayvanı varmış.İlkbahara doğru, köyde artık ekmek yapacak tahıl bile kalmamış.Ama asıl sorun, tohumluk olarak kullanılabilecek kadar bile tahıl olmamasıymış.Tarlaya ne serpeceklerini, gelecek senenin mahsulünü nasıl hazırlayacaklarını bilemiyorlarmış.İhtiyar bu konuda da oğluna öğüt vermi: "Yavrum, ahırın çatısı samanla doldurulmuştur.Onları çıkar yeniden döv.Oradan tohumluk buğday çıkarabilirsin."

  Oğlan, ihtiyar babasının dediği gibi yapmış.Köyde tohumluğu olan tek aile onlar olmuş.Bütün köy halkı bu gencin büyücü olduğunu düşünmeye başlamış.Öyle ya, herkesin işi kötü giderken, bu evde garip bir şekilde kötülüklere bir çre bulunuyormuş.Evi gözlemeye başlamışlar.Sonunda da gerçek anlaşılmış, ihtiyar babanın hala yaşadığı ortaya çıkmış.Köylüler genci kralaşikayet etmişler.

  Kral önce yasalarını hiçe sayan gence kızmış.Ama olup bitenleri dinledikten sonra, iyi ve yerinde bir öğüdün çok şeyi değiştirebileceğini kabul edip, ihtiyarlarla ilgili yeni bir kanun çıkarmış."Bundan böyle çocuklar, anne ve babalarınayaşlılıklarında bakacaklar.Onların gönlünü hoş tutacaklar.Çünkü onların hayat deneyimlerinden her zaman için öğrenebilecekleri şeyler var."